5. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumu”nda Tedavideki Son Gelişmeler Ele Alındı.

literaktuel1

Kemik iliğindeki plazma hücrelerinden köken alan bir tür kemik iliği kanseri olan Multipl Miyelom’un tedavisinde artık kemoterapisiz döneme girildiği bildirildi. İstanbul’da düzenlenen “5. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumu”nun basın toplantısında hematojik kanserlerin tedavisindeki gelişmeleri değerlendiren Uluslararası Miyelom Vakfı Başkanı Dr. Brian Durie, en geç fark edilen kemik iliği kanserlerinden biri olan multipl myelom tedavisinin artık kemoterapi kullanılmadan yapılabildiğini belirterek, “Son 10 yılda yani 2000 yılından bu yana multipl miyelom tedavisinde yeni ilaçlar (Talidomid, Revlimid, Velcade) kullanılmaya başladı. Bunlar kemoterapi değil; hastalığı biyolojik yoldan kontrol altına alan ilaçlar. Bu 3 orijinal ajan, miyelomu biyolojik yoldan kontrol ediyor. Bu ajanlar bir taraftan hastalara daha uzun sağkalım avantajı sağlarken diğer taraftan da düşük yan etki profilleri nedeniyle miyelomla birlikte yaşayan kişilerin yaşam kalitesine olumlu katkıda bulunuyorlar.

Bunların ilk örneği Talidomid’tir. Talidomid dünyadaki en büyük ilaç facialarından birine neden olmuştur, yasaklanmıştır. Binlerce çocuğun sakat doğumuna neden olmuştur. Yaklaşık 40 yıl sonra Talidomid insanlığa olan borcunu ödemek için geri döndü. Talidomid, myelom alanındaki ilk ciddi biyolojik tedavilerden biridir” dedi.

Hematolojik Kanserlerde “Tailor Made” Tedavi

literaktuel2 Akıllı ilaç olarak adlandırılan hedefe yönelik moleküllerin hematojik kanserlerde de kullanıldığını belirten İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hematoloji BD Öğretim Üyesi, Sempozyum Başkanı Prof. Dr. Burhan Ferhanoğlu, hematolojik kanserlerde her hastaya standart tedavi uygulama döneminin geçtiğini hatırlatarak, “Giderek kişiye özgü o hastaların belirli risk gruplarını çok daha iyi ortaya koyup, daha fazla kişiye özgü ve sonuç alıcı tedaviler uygulama dönemine giriyoruz. Bu ‘Tailor Made” dediğimiz, hastalığın risk profiline göre en uygun tedaviyi bulma yöntemidir. Bunu çok basit olarak farklı bakteriye karşı farklı antibiyotiği kullanmaya benzetebiliriz. Örneğin son 1-2 yıl içinde ortaya çıkan bilgilerden biri de kronik lenfoid lösemi adı verilen hastalıkta bağışıklık sistemimizin adeta tümörle bir işbirliği içinde olduğunu ortaya çıkmış olması. Bu hastalıkta, kanserle savaşması gereken hücreler, sapmış bir hedeşe kanserle işbirliği yapabiliyor ve bu nedenle hastaya uyguladığımız kemoterapi bazen etkili olmayabiliyor. Bu bilgi, hastalıkla mücadele ederken öncelikle bu işbirliğinin koparılması gerektiği sonucunu ortaya çıkardı. Bu da artık herkese uygulanan standart bir tedavinin yeterli olmadığını, altta yatan spesifik nedenin çok daha iyi aydınlatılmasının gerekli olduğunu ortaya koydu.

Bunun için çok iyi bir altyapı, çok iyi bir genetik, çok iyi bir temel bilim desteği ihtiyaç olmaktadır. Bu şekilde her hastanın risk profilini çok net şekilde ortaya koyup, hedefe yönelik moleküller etkili olabilecekse hiç kemoterapi ile karşılaştırmadan hastanın tedavi edilmesi yöntemini oturtmaya çalışacağız demektir” dedi. Hematolojide Yeni Eğilimler Sempozyumu’nun 5.’sinin düzenlendiğini söyleyen Prof. Dr. Ferhanoğlu, sempozyumda Amerikan Ulusal Hematoloji Kongresi’nden çıkan sonuçların değerlendirildiğini belirterek, “Her yılın Aralık ayında yapılan “Amerikan Ulusal Hematoloji Kongresi; “Lösemi”, “Lenfoma” ve “Multipl Miyelom” gibi kan ve ilik kanserleri ile kan hastalıkları konularında yeni gelişmelerin sunulduğu dünyanın en önemli kongresidir. Kongre geçtiğimiz yıl Aralık ayında San Diego’da gerçekleşmiştir. Bu sempozyumda bu önemli toplantıda sunulan bilimsel çalışmalar ve hematoloji alanında 2011 yılındaki yenilikleri ülkemizdeki diğer hematologlarla da paylaşıyoruz” dedi.

Hastalık Yok Hasta Var

literaktuel3 Kanser tedavilerinde son yıllarda ortaya çıkan ‘kişiye özel tedavi’ ve ‘yaşam kalitesi’ kavramının son derece önemli olduğuna dikkat çeken Sempozyum Eşbaşkanı Doç. Dr. Mustafa Çetiner, “Eskiden tıpkı konfeksiyon gibi herkese aynı elbiseyi giydirmeye çalışıyorduk. Şu anda A kişisini iyi eden bir ilacın, B kişisini iyi etmediğini görmeye başlıyoruz. Çünkü genetik diye birşey ortaya çıktı. Hepimizin genetiği farklı. Araştırdıkça tedavi seçeneklerinin inanılmaz bir şekilde değişebildiğini görüyoruz. Yani artık hastalıklarla ilgili çok genel çıkarımlarda bulunmaktan sakınıyoruz. Eski doktorlar “hastalık yok, hasta vardır” derlerdi. Bizim de yıllar sonra geldiğimiz nokta o oldu. Daha iyi tedaviler yapmaya başladıkça hastaların yaşam süreleri uzuyor. Eskiden hastaları tedavi ettiğimizde herşeyin bittiğini zannederdik ama şimdi yaşam süresi uzayınca anlıyoruz ki bizim fiziksel olarak onların hastalığını tedavi ediyor olmamız yetmiyor. Örneğin acil durumda çok yoğun hastalığı olduğu bir durumda çocuk sahibi olmayı düşünmeyen, şundan bir kurtulayım bana yeter diyen insanlar 5-10 yıl sonra karşımıza bambaşka taleplerle gelmeye başladılar. Artık eski hayatlarını olduğu gibi geri istiyorlar. Aslında bu onkolojide yeni bir dönemin de başlangıcı.

Artık ilaç toksisiteleri ciddi bir problem olmaya başladı. Biz artık gelişi güzel, çok hesaplamadan, ileriyi düşünmeden, ne olursa olsun bu hastalığı yok edelim diye tedavi vermek lüksünden uzaklaşıyoruz. Tabii bu yaşam kalitesi olayını gündeme getirmeye başladı, tedavi edilen hasta sayıları arttıkça organizasyonlara ihtiyaç duyulmaya başlandı. Bu hastaların biraraya gelmesi, sorunlarını paylaşması gerekliliği ortaya çıkmaya başladı. Multipl myelom denilen hastalık gerçekten eskiden olduğundan çok daha fazla gündemimizde, çünkü giderek daha iyi tedavi ediliyor, daha uzun yaşıyor bu hastalar. Ama Türkiye’nin bir sürü yerinde tek başlarına ve çaresiz yaşıyorlar. Onları biraraya getirip sorunlarını konuşmak gerekiyor. Bu sorunlar; cinsel sorunlar, sosyal sorunlar, iş sorunları birçok şey olabiliyor. Myelomlayasam.com adlı site bu konuda hastaların birbirleriyle paylaşımına olanak tanıyan bir platform” diye konuştu.

Amerikan Ulusal Hematoloji Kongresi’nde vurgulanan konulardan birinin de immün sistemle genetik arasındaki yakın ilişki olduğunu söyleyen Doç. Dr. Çetiner, “Mesela son yıllarda bazı mikroorganizmaların lenfoma benzeri bir takım tümörlere neden olduğu, antibiyotiklerle kimi tümörlerin tedavi edilmesinin mümkün olabildiği tartışılıyor. Midemizde bulunan “Helicobacter Pylori” isimli mikroorganizmanın ülser gelişimindeki rolü uzun yıllardır biliniyor. Bu mikrobun tedavi edilmesinden sonra ülsere ilişkili bulgular gerilliyor. Ancak son yıllarda bu mikropla mide lenfoması arasında da bir ilişkiden söz edilmektedir. Konu ile ilgili olarak mikrobun antibiyotikle tedavisi sonrası lenfomanın ortadan kalktığı ile ilgili çalışmalar bulunuyor. Bu yıl ki Amerikan Hematoloji Kongresinde İtalyan bilimadamı Dr. Ferreri ve arkadaşları konu ile ilgili bir çalışma sundular. Çalışma, midede gelişen, yayılmamış ve “yaygın büyük B hücreli lenfoma” adıyla bilinen bir lenfoma tipinde “Helicobacter Pylori” tedavisinin önemini göstermektedir. Çalışmaya göre Helicobacter Pylorii ortadan kaldırılırsa yayılmamış bu tip lenfomaların %48’inde düzelme sağlanmaktadır. Yani sadece antibiyotik tedavisi lenfomanın tedavisini sağlayabilmektedir. Bu bilgi en azından kemoterapi alamayacak durumda olan ve yaşlı hastalarda bir seçenek olarak yorumlanıyor” dedi.

Son yıllarda giderek artan bir ivmeyle bozuk genetik yapı, kanser gelişiminde

büyük bir önem kazanmaktadır.

Akut Lösemide Önemli Adımlar Akut löseminin çok uzun yıllardır yeni gelişmelerin pek az olduğu ve hematolojinin yeterince gelişme kaydedemediği özellikle yaşlı akut lösemi hastalarında sağkalım oranlarının son derece düşük olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Çetiner, “Bu yıl Amerika Hematoloji Kongresinin en çarpıcı konularından biri yaşlı akut lösemi hastalarında “gemtuzumab ozagamisin” (GO) ile yapılan tedavilerin sonuçlarıdır.

Yıllar öncesinde işe yaramıyor diye bir kenara atılan bu ilaç önümüzdeki dönemde yaşlı lösemi hastalarının bir bölümünde işe yarayacak gibi görünmektedir. Sadece GO değil, Desitabin ve 5 azasitidin isimli yeni ilaçlar da hastaların bir kısmında etkili görünmektedir. Ancak çok umutlanmak için henüz erken. Yaşlıların lösemisi halen ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaya devam etmektedir. Son yıllarda giderek artan bir ivmeyle bozuk genetik yapı, kanser gelişiminde büyük bir önem kazanmaktadır. Sözünü ettiğimiz bozuk genetik yapı, doğuştan bize devredilen miras değil ancak yaşam süresince kimi kanser yapan etkilerle genetik yapımızda oluşan bozukluklardan oluşmaktadır. Genetik yapıda meydana gelen bu bozukluklar lösemi oluşumunda da en büyük etkendir. Dahası kimi bozuklukların varlığında bu hastalığın tedavisi daha da zorlaşmaktadır. Bu anormal gen yapılarından biri FLT3-ITD ismi verilen bir anormalliktir. Bu anormalliğin lösemi seyri üzerine olumsuz etkisi uzun yıllardan beri bilinen bir durumdur. Bu yıl ki kongrede katılımcıları en çok heyecanlandıran gelişmelerden biri sözünü ettiğimiz FLT3ITD genine karşı geliştirilen ilaçtır. “Midostaurin” isimli bu ilaç ile lösemi tedavisinde – en azından FLT3-ITD pozitif olan hastalarda – büyük bir adım atılacak gibi görülmektedir” diye konuştu.

Lenfoma kan hastalıkları alanında son yıllarda önemli aşamaların sağlandığı bir alan olduğunu söyleyen Dr. Brian Durie, bu yıl “Amerikan Ulusal Hematoloji Kongresi”nde lenfoma tedavisi ile ilgili çok sayıda çalışmanın sunulduğunu belirterek, “Çalışmaların bir bölümü kullanılan tedavilere ait yan etkileri azaltmaya yöneliktir.

Hedefe yönelik tedaviler hematolojinin ve özellikle de lenfomaların son yıllardaki en popüler ilaçlarıdır. Bu ilaçlar normal hücrelere dokunmadan sadece lenfoma hücrelerini tanıyıp bir çeşit güdümlü mermi gibi onlara kilitlenmekte ve sadece onları öldürmektedir. Bu ilaçların ilki 21. yüzyılda yaşamımıza giren Rituksimab’dir. Bu yıl Brentiksumab gibi yeni ve etkin ilaçlarla yapılan ilk denemeler lenfoma tedavisinin bambaşka bir yöne doğru çevrildiğinin göstergesidir. Genetik anormallikler tıpkı lösemi de olduğu gibi lenfomaların da seyrini belirleyen işaretler olarak dikkat çekmektedir. C-myc mutasyonu, bcl-2 mutasyonu gibi anormallikler lenfomaların seyrini olumsuz etkilemektedir. Bu anormalliklerin olduğu lenfoma hastalarında hastalık seyri ne yazık ki kötü gitmektedir. Bu anormalliklerin ilk tanı sırasında olmadığı ve genellikle tedavi sırasında ortaya çıktığı bilgisinin de çok doğru olmadığı bu yıl açıkça görülmüştür. Örneğin; c-myc mutasyonu taşıyan hastaların %85’inde pozitişik ilk tanı sırasında saptanmaktadır. C-myc mutasyonunun tek başına veya başka mutasyonlarla olmasının yarattığı olumsuz seyir ne yazık ki, kök hücre destekli yüksek doz tedavi uygulanan hastalar için de söz konusudur.

Lenfomalar ile Ebstein Barr ismi verilen bir virüs arasındaki ilişki uzun yıllardan beri bilinmektedir. Bu lenfomalardan biri de immunoblastik ve plasmoblastik lenfomalardır. Bu lenfomalar seyri oldukça kötü, yukarıda sözünü ettiğimiz c-myc mutasyonu sıklığı %50’lere dek yükselen ve EBV pozitif hastalıklardır” dedi.

Web Kaynak: www.literaturaktuel.com